Thread Rating:
  • 1 Vote(s) - 2 Average
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
"ARAF SURESİ VE RA'D SURESİ 7-8. AYETLER IŞIĞINDA BİR MÜTALA"
#1
RasitTunca-4 
"ARAF SURESİ VE RA'D SURESİ 7-8. AYETLER IŞIĞINDA BİR MÜTALA"

26.01.2012 Perşembe

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

"Onlar dinlerini oyun ve eğlence edindiler. Dünya hayatı onları aldattı. İşte bugün de biz, onların, bu günlerine kavuşmayı unuttukları gibi unuturuz. Ayetlerimizi bile bile inkâr edip durmalarından ötürüdür bu." (A'râf Suresi, 51)

Sadakallâhül azîm.

Allahümme salli alâ men ârefe ve irfân saçtı, alâ er-Rufâî ve cemaati Rufâî, vesellim.

Bugünkü yolculuğumuza, yakın zamanda âhirete irtihal eden bütün mümin kardeşlerimize rahmet niyazıyla başlıyoruz. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

Yolculuğumuza "A'râf" kelimesinin sırlarını açıklayarak başlayalım. "A'râf", yüksek yer, yükseltilmiş mevki, iki şey arasında bulunan berzah, bir nevi sınır anlamlarına gelir. Yüce Kitabımızda, cennet ile cehennem arasında, her ikisini de gören yüksek bir sınır (burçlar) olarak tasvir edilir. Orada bulunanlar, her iki topluluğa da seslenirler. Onlar, hem maddî hem de manevî anlamda yüksek bir makamı temsil ederler; bağlantısız, müstakil, fakat her iki âlemi de temaşa eden bir konumdadırlar.

Bu durum, coğrafî bir ada için de bir temsil olabilir. Bir ada, derin sularla çevrili olup onun içinden yükselir. Hem derinliği, hem de yükseltiyi aynı anda barındırır. Üzerinde farklı inançlar ve kökenler yaşar. Bu, insanın iç dünyası için de bir benzetme olabilir. İnsan nefsi, derin ve karanlık sularla (heva ve heves) çevrilidir; ancak ona rağmen yükselen bir "ada" (kalp ve ruh) vardır. İşte gerçek "ârif", bu adada, yani yüksek kalp makamında oturandır. İrfan ehli, bu yüksek mevkide, Hak ile bâtılın arasındaki farkı görerek, her ikisine de vakıf olarak, hikmetle nazar ederler.

"A'râf" ehli, irşatlarını, insanların hakikati bulma yolculuklarındaki farklı yönelimlerine göre gerçekleştirirler. Kimi, hakikati sağında, kimi solunda, kimi yukarısında arar. Hakikat ise, arayanın niyeti, samimiyeti ve istikameti kadar yakınındadır. Nihayetinde, hakikati arayan herkes, onu bulduğu yerde, aslında kendi iç yolculuğunun bir yansıması olarak bulur. Bu, Hakk'ın kullarına olan rahmetinin ve adaletinin bir tecellisidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, A'râf ehlinin, cennetlikler ve cehennemlikler arasında bir hitabı anlatılır. Onlara, "Umduğunuzu buldunuz mu?" diye sorarlar. Cennet ehli, Allah'ın rahmet vaadinin hak olduğunu, cehennem ehli ise azap vaadinin gerçekleştiğini ikrar eder. Bu sahne, herkesin kendi amel defterinin bir neticesiyle karşılaşacağı o büyük günün hakikatini hatırlatır.

Bir diğer önemli husus, "Recfe" kavramıdır. "Recfe", şiddetli sarsıntı, deprem, korku ve dehşet anlamlarına gelir. Geçmiş ümmetlerden Ad ve Semud kavimleri, peygamberlerini yalanlayıp azgınlaşınca, bu "recfe" ile, yani şiddetli bir sarsıntı ve ilahî gazap ile helak edilmişlerdir. Onlar, dünya hayatına dalıp ayetleri oyun ve eğlence edindiler. Kendilerini güvende hissetmek için sağlam dağlara evler oydular, fakat Allah'ın azabından hiçbir sığınak, hiçbir kale koruyamadı.

Bu kıssalar, bize şu hakikati bildirir: İnsan, maddî kaleler, sığınaklar inşa ederek ilahî hükümden ve sorumluluktan kaçamaz. Asıl korunak, iman ve takva kalesidir. "İman ettim" (Âmentü) demek, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin O'ndan olduğuna ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ın Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna kalpten inanmaktır. Bu inanç, insanı her türlü manevî ve maddî "recfe"ye karşı en sağlam desteğe ulaştırır.

Gelelim bir güzel sünnet ve edep örneğine: Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.) bir sabah namazına yetişmek ister. Camiden içeri girerken abdestinin bozulduğundan şüphelenir. Tam dışarı çıkacakken, kapıda asılı bir kap görür. İçinde bembeyaz, baldan tatlı bir su vardır. Üzerinde "Lâ ilâhe illallâh Muhammedün resûlullâh, Ebû Bekri's-Sıddîk" yazılı bir mendille örtülüdür. O su ile abdestini tazeler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) namazdan sonra ona dönüp şöyle buyurur: "Sana müjdeler olsun ey Ebu Bekir! O suyu sana Cebrail getirdi, mendili Mikail tuttu, beni rükûa varmaktan sen gelinceye kadar İsrafil alıkoydu."

Bu hadis-i şeriften alınacak çok ince edep ve sünnet dersleri vardır: Abdest suyuna hürmet göstermek, onu israf etmemek, cemaate yetişmek için gayret etmek, namazda huşûyu ve cemaatin tamamlamasını gözetmek... İşte meleklerin dahi riayet ettiği bu inceliklere, biz kulların daha çok özen göstermesi gerekir.

Dualarımızın kabul, ibadetlerimizin makbul olması için, bu ince edeplere ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılalım. Gönlümüzü oyun, eğlence ve dünya aldatmacasından koruyalım. Hakiki bir "ârif" olma yolunda, kalbimizi ilim, irfan ve takva ile yükseltelim. Zira gerçek yükseklik, kalplerin Allah ile olan yakınlığındadır.

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi, Habibi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ın, pak âlinin, ashabının ve kıyamete kadar onların yolundan giden bütün müminlerin üzerine olsun. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.

El-Fâtiha.

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan





Signing of Hamdullah
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply


Forum Jump:


Users browsing this thread: 1 Guest(s)